Toplumumuzda oldukça yaygın görülen bir konuşma ve iletişim bozukluğu olan “ağız ishali”, ilişkilerin doğasını yoran ve çoğu zaman ciddi bir rahatsızlığa dönüşen bir durumdur.
Halk dilinde argo bir ifade olarak kullanılsa da, şaşırtıcı biçimde son derece isabetli bir betimlemedir. Çünkü gerçekten de bir ishal hâlidir:
kontrolsüzdür, sindirimi bozulmuştur, yerini ve zamanını bilmez, durmaksızın akar, sınırları aşar ve çevresine yayılır. Konuşma, düşünceden ve bağlamdan kopmuştur.
Bu yazı, kimseyi incitmek amacıyla değil; günlük yaşamda en sık karşılaştığımız birincil sosyal alanlarda — aile, yakın akraba, arkadaş ve iş çevresinde — iletişimi rahatlatmak, öncelikle kendi ruh sağlığınızı korumak ve bu eğilimi taşıyan sevdiklerimize sağlıklı sınırlar koyabilmek için bir rehber niteliğinde kaleme alınmıştır.
Ağız ishali, sohbet ortamlarını adeta yabani ot gibi kaplar.
Duygusal ve entelektüel akışı bozar, verimliliği kısır döngüye çevirir.
Afrika çekirgeleri gibi aniden ortaya çıkar, ortamın enerjisini talan eder.
“Felaket” kelimesi burada mecaz değil, tam anlamıyla yerindedir.
Çünkü felaket; önüne çıkanı ayırt etmez, yok sayar, yıkar, içine alır ve tüketir. Bu konuşma biçimi de aynen böyledir.
Ağız ishalinin farklı düzeyleri vardır.
En ağır formuna denk geldiğinizde, bir şeylerin sağlıklı olmadığı kısa sürede fark edilir. Ancak hafif ve orta şiddetteki türleri çoğu zaman konuşkanlık ile karıştırılır.
Ne zaman ki konuşmanın denge, amaç, empati ve sınır nitelikleri belirgin biçimde kaybolur, işte o noktada bir bozuklukla karşı karşıya olduğumuzu anlarız.
Peki bu yapıya sahip kişiler bunun farkında mıdır?
Cevap tahmin ettiğiniz gibi: Hayır.
Bu konuşma biçimi, esasen zihinsel bir algı bozukluğunun dışavurumudur. Kişi dış dünyayla temasını büyük ölçüde yitirir. İçsel devinimini canlı tutabilmek için adeta tek taraflı bir konuşma değirmeni işletir ve ortamın en baskın figürü hâline gelir.
Ancak dinleyiciler için durum bambaşkadır.
Zihin donar, bulanıklaşır, enerji çekilir.
Çünkü ortada bir diyalog yoktur; yalnızca bir monoloğun edilgen figürleri vardır.
Şehir yaşamı; trafik, hız ve sürekli yetişme hâliyle zamanı her zamankinden daha kıymetli kılmıştır. Elli yıl öncesinin yavaş ve sindirilebilir yaşam ritmi artık yoktur.
İnsanların duygusal köklenmeleri zayıflamış, ilişkiler derin bağlardan çok ilişikliklere dönüşmüştür.
Aile dışındaki sosyal çevre; iş arkadaşları, sosyal tanıdıklar ve geçici temaslarla genişlemiş, ancak derinlik kaybolmuştur.
Ruhsal olarak kendisiyle bağı zayıf olan bireyler, bu köksüzlüğü çeşitli obsesyonlarla telafi etmeye çalışır.
Kimi alkolle, kimi kumarla, kimi ekran bağımlılığıyla…
Kimi ise kompulsif konuşma yoluyla içsel boşluğunu doldurur.
Buradaki temel sorun şudur:
Diğer bağımlılıklar daha çok bireyin kendisini etkilerken, kompulsif konuşma doğası gereği başkasını ele geçirerek rahatlar. Bu durumda karşı taraf, bir patolojinin aracı hâline gelir.
Üstelik ilişki aile, eş, dost ya da iş çevresi olunca sınır çizmek çok daha zorlaşır.
Ağız ishali yalnızca bir telafi mekanizması değildir; aynı zamanda içeride hazmedilememiş yaşamsal deneyimlere ait duygusal atıkların kontrolsüz biçimde boşaltılma yoludur. Ancak iç dünyamızı sevdiklerimizle paylaşmakla, içsel çöpü onların üzerine dökmek arasında çok net bir fark vardır.
Bu nedenle konuşmanın ne olduğunu yeniden hatırlamak hayati önem taşır.
Konuşmanın Temel Nitelikleri
• Bir mesaj iletmesi
• Anlam üretmesi
• Karşılıklı olması
• Dengeli olması
• Sınırlara saygılı olması
• Amacının olması
• Fayda sağlaması
• Doğru ve geçerli olması
• Anlaşılır olması
• Mimik ve beden diliyle uyumlu olması
• Dinleyiciyle empati kurulması
• Dinleyiciye saygı içermesi
Bu nitelikler yok olduğunda, konuşma iletişim olmaktan çıkar;
işgal hâline gelir.
Sevdiklerimize destek olmakla, onların işlevsiz döngülerinin taşıyıcısı hâline gelmek arasındaki ince çizgiyi koruyabildiğimiz; özgür, dengeli ve ruhu besleyen etkileşimlerde buluşabilmeyi diliyorum.