Türkiye, terörsüz yarınların eşiğinde yeni bir sayfa aralarken sahneye yine tanıdık bir güruh çıkıyor. Aynı cümlelerle, aynı ezberlerle, aynı tabelaların gölgesine saklanarak… Üstelik milliyetçilik taslayıp İngiliz diplomasi notlarıyla nefes alan, “milli duruş” deyince gölgesi bile titreyen o eski tip figüranlar yeniden ortalıkta.

Kimi, kendini "Anahtarcı” diye tanımlayıp milletin değil, siyaset mühendisliğinin kapılarını aralamaya çalışıyor;
kimi, birkaç tabelanın gölgesinde büyüttüğü parti ismini “doktrin” gibi pazarlıyor.
Bir de var ki, ayrı bir fasıl:
Babasının soyadıyla siyaset yapıp, o babanın hangi ekole, hangi duruşa, hangi devlet aklına sahip olduğunu bilmeyenler…

Kamuoyuna “Babamın izindeyim” demek kolay tabii.
Zor olan; o izlerin hangi meselelerde nasıl bir devlet perspektifi ortaya koyduğunu gerçekten bilmek.
Daha da zor olan; o perspektifin cesaretini bugünün rüzgârına göre savurup savurmadığını idrak etmek.

Bugün kendini babasının mirasıyla var etmeye çalışanların, o mirasın asıl omurgasının tabuları konuşmaktan kaçınmayan bir devlet aklı olduğunu bile bilmediğini görmek, işin en acı tarafı.
Mirası taşımak başka, mirasın gölgesine saklanmak bambaşkadır.
O gölge büyütmez; aksine kişinin ne kadar küçük kaldığını gösterir.

Ama ortada değişmeyen bir gerçek var:
Bu ülkenin yolunu tabelalar, soyadı siyaseti yapanlar ya da slogan milliyetçileri belirlemez.

Bugün terörsüz Türkiye sürecinde atılan her adım, milim milim devlet aklıyla tartılıyor. Bu sürecin omurgasında ise popülist rüzgârlara kapılmayan, günübirlik öfkelere teslim olmayan, milletin can güvenliğini “siyasetin malzemesi” hâline getirmeyecek kadar yüksek bir devlet sorumluluğu taşıyan bir irade var.

Ve evet, o iradenin adı da geçmişten bugüne hiç değişmedi: Devlet Bahçeli’nin feraseti, sabrı ve devlet tecrübesi.

Komisyonlarda görev yapan vekillere klavye başından ayar vermeye çalışanların ortak özelliği malum:

Memleketin yükünü omuzlamaya gelince ortadan kaybolmak, sorumluluk anı gelince tabelaların arkasına saklanmak, iş ciddiye binince de “milliyetçilik” naralarını İngiliz sintine kokulu çevrelerin kulağına fısıldamak.

Milliyetçilik, masa başında slogan üretmek değildir.

Milliyetçilik, terörün kökünü kazımak için devletin attığı her adımı soğukkanlılıkla takip etmektir.

Milliyetçilik, kriz anında devletin yanında durmaktır; devletin aklına gölge düşürmeye çalışanların değil.

Bugün öyle bir eşikteyiz ki…

Birileri hâlâ kendi küçük hesaplarının derdinde olabilir; ama Türk Devleti, etnik tuzaklara, diplomatik oyunlara, içeride ve dışarıda kurulmuş kumpaslara rağmen, terörsüz bir Türkiye için kararlı bir yürüyüşün içindedir.

Ve bu yürüyüş, sözde milliyetçilerin, soyadı siyasetiyle var olmaya çalışanların ya da tabela gölgelerine sığınanların değil; devlet ciddiyetini taşıyanların yürüyüşüdür.

Gün, devlet aklının yanında durma günüdür.

Gün, milliyetçiliği sloganlarda değil, duruşta gösterme günüdür.

Gün, tabelaların değil, devlet geleneğinin konuştuğu gündür.

Terörsüz Türkiye’nin kapısı da anahtarı da bellidir:

Devlet aklı, milli irade ve milletin güvenliğini her şeyin üzerinde tutan kararlı duruş.