Aşırı düşünmek mi yoksa derin düşünmek mi? Hangi hatta kaldığımızı merak ederken Dr. Susan Nolen-Hoeksema’nın ‘Aşırı Düşünen Kadınlar’ adlı kitabına denk geldim. Yazar kadınların nörolojik olarak erkeklerden daha fazla düşünme eğiliminde olduğunu belirtmeden önce genel olarak aşırı düşünmenin nedenlerini ele almış. Günümüz insanı, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar düşüncelerinin içinde kayboluyor. Uyanır uyanmaz zihnimizi dolduran sayısız ‘Acaba?’, ‘Ya şöyle olursa?’ ve ‘Doğru mu yaptım?’ soruları, çoğu zaman fark etmediğimiz derin psikolojik ve sosyokültürel dinamiklerin bir sonucu.
Aşırı düşünme çoğu zaman kişisel bir alışkanlık, bireysel bir zayıflık ya da sadece ‘fazla hassas olma hâli’ gibi görülür. Oysa bugün aşırı düşünme yalnızca iç dünyamızda yaşadığımız bir karmaşa değil; toplumun geneline yayılan, sessiz ama etkili bir zihinsel yorgunluk salgınına dönüşmüş durumda.
Bireysel olarak insanı içten içe kemiren, ilişkileri zedeleyen, karar alma mekanizmalarını felç eden ve duygusal dayanıklılığı eriten bir süreçten bahsediyoruz. Zihin, kendi içine kıvrılıp durdukça yaşamın akışıyla temas azalıyor; eylem yerini endişeye, netlik yerini belirsizliğe bırakıyor. Mesele yalnızca kişisel değil. Toplumsal düzeyde de aşırı düşünme, kolektif kararsızlık, güven kaybı ve düşük sosyal motivasyon olarak karşımıza çıkıyor. Sürekli tedirgin, hata yapma korkusuyla dolu, risk almaktan kaçınan bireylerden oluşan bir toplum, yenilik üretme kapasitesini kaybediyor. İnsanların ‘yanlış yapma’ korkusu yüzünden adım atmaktan çekindiği, ‘en doğrusunu bulma’ takıntısıyla fırsatları kaçırdığı bir kültürde sosyal cesaret azalırken, toplumsal dinamizm de giderek durağanlaşıyor.
Aşırı düşünme aynı zamanda ilişkisel bağlarda da görünmez duvarlar örüyor:
İnsanlar iletişime geçmeden önce hesap yapıyor, söylemeden önce kırk kez düşünüyor, sevmeden önce risk tartıyor, güvenmeden önce teyit bekliyor. Bu durumda samimiyet yerini temkinli mesafeye, bağlar ise gerçeklikten çok zihinsel senaryolara dayanan kırılgan yapılara bırakıyor.
Kısacası aşırı düşünme sadece zihnimizde patlayan bir fısıltı değildir; bireysel cesareti törpüleyen, toplumsal enerjiyi azaltan, ilişkisel bağları zayıflatan ve kültürel üretimi yavaşlatan çok katmanlı bir dinamik. İşte bu nedenle aşırı düşünmeyi anlamak, yalnızca kişisel bir iyilik arayışı değil; aynı zamanda toplumsal bir farkındalık meselesidir. Dr. Susan Nolen-Hoeksema aşırı düşünmenin altında yatan en az dört neden olduğunu belirtiyor. Biz de bu dört neden üzerinden bizi aşırı düşünmeye sevk eden dinamiklere bakalım.
1. Değerler Boşluğu
Geçmişte insanlar, doğruyu yanlışı belirleyen daha net kültürel ve toplumsal referanslara sahipti. Bugünse özgürlük, bireysellik ve sınırsız seçenekler yeni değerler inşa ederken aynı zamanda büyük bir belirsizlik de yaratıyor.
Ne istediğini bilmeyen bir zihin, ‘Ya yanlış karar verirsem?’ korkusuyla düşünmeye sarılıyor. İçsel pusulası zayıflayan birey, en küçük seçimde bile boğucu bir analiz sürecine giriyor. Değerlerin boşaldığı yerde düşünceler, boşluğu dolduran gürültüye dönüşüyor.
Değerler boşluğu, modern insanın en görünmez fakat en etkili kırılma noktalarından biri. Bugün toplumun büyük bir kısmı farkında olmadan bir değer kıtlığı içinde yaşıyor. Değerlerin kıtlığı, maddi eksikliklerden çok daha yıpratıcıdır; çünkü değer, insanın içsel pusulasıdır. Pusula bozulduğunda kişi her yöne koşar ama hiçbir yere varamaz.
Geleneksel değerlerin çözülmesiyle bireysel özgürlüğün artması arasında, tam da ikisinin ortasında bir boşluk doğdu. Eskiden insanlar kararlarını aile, toplum, kültür ve inançlar tarafından belirlenen daha sabit referanslarla veriyordu. Bu referanslar bazen kısıtlayıcı olsa da yön gösteriyordu. Bugün ise özgürlük sınırsızlaşıp bireysellik kutsandıkça, rehberlik ortadan kalktı. Herkes ‘kendisi için en doğru olanı’ bulmakla yükümlü hale geldi. Fakat kendi doğrularını üretmek, göründüğü kadar basit bir süreç değildir.
2. Hak Sahibi Olma Takıntısı
‘Her şeye lâyık olduğumuzu sanırken hiçbir şeye yetememek’
Modern insanın zihinsel yükünü artıran en görünmez dinamiklerden biri de hak sahibi olma takıntısı. Modern kültür bize sürekli şunu fısıldıyor:
“En iyisine layıksın.”
“Mutlaka başarıyı hak ediyorsun.”
“Hayatın mükemmel olmalı.”
Bu söylemler kulağa motivasyon verici gibi gelse de bilinçaltında riskli bir denklem oluşturuyor. Eğer insan her şeyin en iyisine doğal olarak layık olduğuna inanırsa, gerçeklik ona bu seviyeyi sunmadığında bunu kişisel bir başarısızlık olarak yorumlamaya başlar. Bu da aşırı düşünmenin en güçlü tetikleyicilerinden birini oluşturur.
Çünkü hayat, kimseye kusursuzluk vadetmez.
Fırsatlar eşit değildir.
İlişkiler çaba ister.
Başarı zaman alır.
Ve hayat bazen haksızdır.
‘Hak etmek’, ‘başarmak’ ve ‘yetişmek’ arasında ince bir çizgi var.
Kendimizi sürekli hak iddiası üzerinden değerlendirmeye başladığımızda, gerçeklerle beklentiler arasına sıkışıp kalıyoruz.
Aşırı düşünme çoğu zaman şu cümlenin içimizden gelen yankısıdır:
‘Bunu hak etmiyor muyum?’
Bu sorgulama bitmediği sürece zihinsel huzur da kapıyı çalmıyor.
3. Hızlı Çözümlere Duyulan Kompulsif İhtiyaç
Dijital çağın en belirgin paradokslarından biri, hayatın her alanında hızlanmış olmamıza rağmen zihinsel yükümüzün hiç olmadığı kadar artmış olması. ‘Hız’ artık bir tercih değil, bir yaşam standardı. Bilgiye saniyeler içinde ulaşıyor, mesajlara dakikalar içinde karşılık bekliyor, sorunların anında çözülmesini talep ediyoruz. Hız, zaman kazandırmak yerine zamanın üzerimizde daha sert bir baskı kurduğu bir mekanizmaya dönüşmüş durumda.
Bu hız kültürü, farkında olmadığımız bir psikolojik refleksi tetikliyor: Her sorunu hemen çözme zorunluluğu. İşte bu zorunluluk aşırı düşünmenin en güçlü yakıtlarından birini üretiyor. Zihin, doğal ritminin çok ötesine çekildiğinde hızlanmak yerine karmaşıklaşır. İnsan beyni, gelişimi gereği bazı süreçlerin yavaş olmasına ihtiyaç duyar: Duygu düzenleme, karar verme, sezgi oluşumu, deneyimden anlam çıkarma…
Bunlar hızla değil, olgunlaşarak gerçekleşen süreçlerdir. Ancak modern kültür bu süreçleri ‘gereksiz yavaşlık’, ‘işlevsizlik’ ya da ‘zaman kaybı’ olarak etiketledi. Böylece zihin, henüz hazır olmadığı sorulara bile anında çözüm üretmeye zorlanmaya başlandı.
Bir sorunu hemen çözmeye çalışmak, çoğu zaman sorunu büyütür. Zihin, çözüm bulamadıkça aynı düşünceyi döndürmeye başlar. Sorun daha tam şekillenmeden, duygular daha yatışmamışken, durum daha netleşmemişken çözüm aramak; zihni boşlukla yüz yüze bırakır. Bu boşluk, düşüncelerle doldurulur ve kişi kendi zihninin içinde sıkışır. Toplumsal olarak da hızlı çözüm bağımlılığı ciddi sonuçlar doğurur. İnsanlar ilişkilerde emeği, iş hayatında sabrı, sosyal hayatta süreci değersiz görmeye başlar.
Hızın karşıtı yavaşlık değil, derinliktir. Modern insan hızdan yavaşlığa değil, hızdan derinliğe geçmeyi öğrenmediği için düşüncelerinde boğuluyor. Zihin, hazır olduğu hızda çalıştığında berraktır; zorlandığı hızda karmaşıktır. Belki de zihnimizin en çok ihtiyaç duyduğu şey, çözümü hızlandırmak değil; çözümü geciktirebilecek cesareti gösterebilmektir.
Beklemek ise neredeyse ‘yetersizlik’ gibi algılanıyor. Bu nedenle zihin, henüz şekillenmemiş sorunlara bile anında çözüm üretmeye çalışıyor. Ne kadar hızlı çözmek istersek, o kadar çok düşünmek zorunda kalıyoruz. Aslında aşırı düşünme çoğu zaman çözüm arama bağımlılığıdır. Çözüm bulunmadığında da zihnimiz aynı videoyu başa sarıp tekrar tekrar oynamaya devam eder.
4. İçe Dönük Kültürümüz: Kendimize Fazla Dönmekten Kendimizi Kaybetmek
Son yıllarda psikoloji, kişisel gelişim ve farkındalık akımlarının popülerliği arttı.
Bu değerli bir dönüşüm, ancak yanlış kullanıldığında tehlikeli bir yan etkisi var.
Sürekli kendini analiz eden, duygu takibi yapan, iç sesini dinleyen bir insan, zamanla kendi zihninin labirentine hapsolabiliyor.
“Ne hissediyorum?”
“Neden böyle hissettim?”
“Bu duygu ne anlama geliyor?”
Bu tür sorular sağlıklıdır; fakat fazlası bizi kendimize karşı aşırı uyanık ve aşırı eleştirel bir konuma sürükler. Bazen iyileşmek için içe dönmek değil, dışarı çıkıp hayatın akışına karışmak gerekir.
Sonuç olarak, aşırı düşünme temelde bir beceri eksikliği değil; değerler, beklentiler, hız kültürü ve içsel aşırı analiz nedeniyle oluşan bir denge kaybı. Bu nedenle çözüm de düşünmeyi bastırmakta değil; düşünceyi doğru yere konumlandırmakta yatıyor.
Kendimize şu soruları sormayı öğrenmeliyiz:
Bu düşünce benim işime yarıyor mu, yoksa sadece beni oyalıyor mu?
Bu sorunu şimdi çözmek zorunda mıyım?
Bu gerçekten benim değerlerimle mi ilgili, yoksa dış dünyanın beklentileriyle mi?
Düşünmek yerine neyi deneyimlemek beni rahatlatır?
Belki de asıl mesele, düşüncelerimizi susturmaya değil, sakinleştirmeye ihtiyacımız olduğudur. Hayat zaten karmaşık. Zihinlerimiz daha da karmaşık olmak zorunda değil.