Türkiye yeni bir yüzyılın eşiğinde duruyor. Nereden, hangi pencereden, hangi cihetten bakarsanız bakın; memleketin tam da tarihî bir kavşakta olduğunu görmemek için ya gaflet gerekir ya da malum çevrelerin işine yarayan o meşhur “hareket halindeki cehalet” hâli…
Çünkü bugün yaşadığımız dönem, sıradan bir siyasi tartışmanın ötesinde; asırların bedeli ödenerek kazanılmış bir yurdun yeniden kendini konumlama mücadelesidir.
Dünyanın ateş çemberi içinde yalpaladığı, sınırların kâğıt gibi oynadığı bir dönemde Türkiye’nin içeride birlik, dışarıda akıl ve temkinle ilerlemesi bir tercih değil, bir zarurettir.
Ne mutlu ki bu zaruretin farkında olan devlet aklının sesini hâlâ duyabiliyoruz.
Son grup toplantısında dile getirilen şu gerçeğin üzerinde durmak bile yeter:
“Her kap içindekini sızdırır.”
Bugün memleket üzerinde fırtına kopartanların, bir kaşık suda boğulma numarası yapanların, milli güvenlik meselelerini günlük polemiklere meze edenlerin testisinden ne sızdığı ortadadır:
Küçük hesap, kısa vadeli siyasi rant, ucuz heyecan…
Ve elbette daha kötüsü: milletin değil, başka merkezlerin gölgesinde şekillenen bir duruş.
Oysa devlet ciddiyetinin, tarih şuurunun ve millet sevdasının testisi ne sızdırır?
Onu da yakın zamanda bir kez daha işittik:
Birlik çağrısı.
Kardeşlik iradesi.
Terörün kökünü kurutma kararlılığı.
Ve Türkiye’nin edilgen değil, yeni bir dünya düzeninin kurucularından biri olma iddiası.
Bu toprakların gerçek sahipleri bilir ki, tarihin en kritik anlarında bizi ayakta tutan şey; tabelalar, sloganlar, istasyon değiştirerek siyaset kovalayanların rüzgârı değil, devlet aklıdır.
Bugün “Terörsüz Türkiye” iradesine karşı set kurmaya çalışanların çoğu, kendi siyasi geçmişlerine bakınca neyi ne kadar hak edeceklerini dahi tartamaz hâldedir.
Fırtına koparanların ortak düşündüğü şey bellidir:
Türkiye yürürse kaybedecekler.
Türkiye barış içinde olursa güçsüzleşecekler.
Türkiye kardeşliğini tahkim ederse oyunları bozulacak.
Bu yüzden rahatsızlar.
Ama milletin selameti, birilerinin rahatı kaçacak diye durmaz.
Bu devlet yürür.
Bu devlet gerektiğinde ferasetle susar, gerektiğinde cesaretle konuşur.
Ama her hâlükârda giderken iz bırakır.
Bugün Meclis’te kurulan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi” Komisyonu’nun aldığı İmralı kararı üzerinden kopartılan gürültünün sebebi de budur aslında:
Türkiye’nin kendi göbeğini kendi kesmesinden korkuyorlar.
İzin almadan, icazet beklemeden, dış başkentlerin kapısını çalmadan mesele çözmesinden ürküyorlar.
Tarihte ne zaman birlik olduk, kazandık.
Ne zaman birbirimize düştük, kaybettik.
Bu gerçeği bilmeyenler tarih okumaz; boş slogan okur.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı tartışmayı büyütmek değil, bir yumruk gibi sıkılmaktır.
Çünkü mesele parti değil, iktidar değil, siyaset değil:
Mesele vatandır.
Ve vatan söz konusuysa, isimler, tabelalar, hesaplar arka planda kalır.
Ön planda ise sadece şu durur:
Milletin onuru, devletin bekası ve kardeşliğin kudreti.
Günün sonunda herkes testisinin içindekini sızdırır.
Kimileri fitne, kimileri korku, kimileri küçülme siyaseti…
Ama bu milletin mayasından çıkanlar daima aynı şeyi dışarı sızdırır:
Duruş.
Dirayet.
Ve devlete sadakat.
Türkiye tam da bu yüzden yürüyor, yürüyecek.
Rahatsız olanlar rahatsız olmaya devam edebilir;
Milletin yürüyüşü, onların gölgelerinden çok daha güçlüdür.