İnsanlar çoğu zaman fikirlerden ziyade, kişiye bağlanabilir. Hatta bazen bağlanmak da yetmez; liderle duygusal bir ilişki kurar. Peki neden? Bu sorunun cevabı siyaset biliminden çok insan psikolojisinde yatıyor.
Baba figürü arayışı
İnsan zihni belirsizlikten hoşlanmaz. Kriz, ekonomik daralma, savaş ihtimali ya da toplumsal çözülme dönemlerinde bu belirsizlik daha da artar. İşte tam bu noktada güçlü, kararlı, “ne yaptığını bilen” bir figür rahatlatıcı bir etki yaratır. Buna otoriteye sığınma denir.
Sosyal Psikolog Karen Stenner, otoriter eğilimlerin aslında bir ideoloji değil, psikolojik bir tepki olduğunu söyler. Yani insanlar otoriterliği sevdiği için değil, kaygılarını bastırmak için güçlü lidere yönelir. Bu da duygusal bağlanmanın ilk adımıdır. Tabi kaygıları oluşturan dinamikler de analiz edilmesi gereken ayrı meseledir.
Birçok liderin bilinçli ya da bilinçsiz şekilde “koruyan baba” rolüne bürünmesi tesadüf değildir. Sert ama adil, kızan ama kollayan, bilen ve yöneten… Seçmen için bu figür sadece bir politik aktör değil, aynı zamanda güven duygusunun temsilidir. Güven ise aşkın temel bileşenlerinden biridir.
Karizma dediğimiz şey ne?
Karizma, çoğu zaman mistik bir özellik gibi anlatılır. Oysa psikolojik olarak karizma, liderin seçmende “beni anlıyor” hissi uyandırabilme becerisidir. Lider konuşurken insanlar kendisini görülmüş, duyulmuş hisseder. Kendi öfkesini, hayal kırıklığını, hatta bastırdığı arzuları liderin sözlerinde bulur.
Bu noktada lider, seçmenin yerine konuşan bir “ben”e dönüşür. Artık eleştirilen şey bir politika değil, kişisel bir saldırı gibi algılanır. Bu yüzden lidere yönelen her eleştiri, bireyler tarafından kendisine yapılmış sayılır.
Bir tren istasyonu: Münih, 1932
Kalabalık sessiz. Adolf Hitler konuşmaya başladığında ton yavaş yavaş yükseliyor. Önce mağduriyet, sonra öfke, en sonunda kurtuluş vaadi. Almanya yenilmiş, aşağılanmış, yoksul.
Hitler burada bir ideologdan çok toplumsal travmanın tercümanı. Psikoloji açısından bakıldığında, bu tür dönemlerde lider, bireysel kaygıları kolektif bir anlam içine yerleştirir. İnsanlar kendi küçük korkularını büyük bir hikâyenin parçası haline getirir. İşte bu, siyasette aşkın en karanlık biçimidir: Eleştiri, ihanete dönüşür.
Bir balkon konuşması: Caracas, 2006
Hugo Chávez, saatlerce konuşuyor. Arada şarkı söylüyor, halkla şakalaşıyor, çocukluğundan bahsediyor. “Ben sizden biriyim,” diyor. “Ben sizin hikâyenizim.”
Chávez’in destekçileri için o, devlet başkanı değil; yoksulluğun içinden çıkmış bir kader ortağı. Onu eleştirenler sadece yanlış bir politikayı değil, bu ortak hikâyeyi hedef almış sayılıyor. Ölümünden sonra bile sokaklarda posterleri taşınıyor. Çünkü burada bağ, bir kişiye
değil, duygusal bir kimliğe kurulmuş durumda. Bu durum “nesne sürekliliği” olarak adlandırılır: Nesne yok olsa bile bağ sürer.
Bir miting gecesi: Ohio, 2016
Spor salonu dolu. Kırmızı şapkalar, sloganlar, kahkahalar… Donald Trump kürsüye çıktığında salondaki hava değişiyor. Konuşma, rakamlardan ya da programlardan çok öfke ve aidiyet üzerine kurulu. “Onlar sizi unuttu,” diyor. “Ben sizi görüyorum.”
Salondaki kalabalık, bu cümlede kendisini buluyor. İşini kaybetmiş bir fabrika işçisi için bu söz bir ekonomi politikası değil, tanınma anı. Trump burada bir başkan adayı değil; haksızlığa uğramış seçmenin yerine bağıran bir figür. Yıllar sonra defalarca yalan söylediği kanıtlansa bile bu bağ kopmuyor. Çünkü psikolojik olarak bağ, gerçekten önce gelir.
Neden hataları görmezden geliriz?
Aşık olan insan kusur görmez derler. Siyasi aşkta da durum farklı değildir. Psikolojide bilişsel çelişki olarak açıklanır. Sevdiğimiz, güvendiğimiz bir liderin hata yaptığını kabul etmek, sadece politik bir tercihi değil, kendi muhakememizi de sorgulamayı gerektirir. Bu ise rahatsız edicidir.
Bu rahatsızlığı yaşamamak için zihin devreye girer:
– “Aslında öyle demek istemedi.”
– “Herkes hata yapar.”
– “Alternatifi daha kötü.”
Böylece liderle kurulan duygusal bağ korunur. Gerçekler eğilip bükülür, hatta reddedilir. Çünkü mesele artık siyaset değil, psikolojik bağlılıktır.
“Biz” duygusu ve aşkın kolektif hali
Liderlere duyulan aşk bireysel değildir; kolektiftir. Bir lidere bağlanmak aynı zamanda bir gruba ait olmak demektir. Mitingler, sloganlar, semboller bu aidiyeti besler. “Biz” duygusu güçlendikçe, lider sadece bir kişi olmaktan çıkar; grubun kimliğine dönüşür.
Bu noktadan sonra lideri eleştirmek, grubu tehdit etmekle eşdeğer hale gelir. Savunma refleksi sertleşir, dil sertleşir, kutuplaşma derinleşir. Çünkü aşk, tehdit altında kaldığında saldırganlaşabilir.
Tehlikeli olan ne?
Liderlere duyulan sevgi başlı başına sorun değildir. Sorun, bu sevginin aklın yerini almasıdır. Demokrasi, duygularla değil; dengeyle, denetimle ve eleştiriyle ayakta kalır. Aşk ise sorgulamayı sevmez.
Bir lider vazgeçilmez, eleştirilemez, yerine kimse konulamaz hale geldiğinde, psikolojik bir bağımlılığa dönüşür. Seçmen artık yurttaş değil, taraftardır.
Peki mümkün mü?
Lideri sevmek ama ona teslim olmamak mümkün. Bunun yolu, lidere değil ilkelere, kişilere değil kurumlara bağlanmaktan geçer; sevgiyle mesafeyi, güvenle sorgulamayı aynı anda taşıyabilmekten.