Teknolojinin gelişimiyle birlikte yapay zekâ artık günlük hayatın her alanına girmiş durumda. Artık müzik bestelerinden resimlere, makalelerden romanlara kadar birçok üretim sürecinde yapay zekâ imzası bulunuyor. Bu durum, ister istemez şu soruyu akıllara getiriyor: “Yapay zekâ insan yaratıcılığını yok mu edecek?”

Bu soru, modern çağın belki de en büyük entelektüel tartışması haline geldi.

Benim gözümde yapay zekâ, insanın yaratıcılığına bir tehdit değil, bir sınav getiriyor. Çünkü yaratıcı olmak sadece yeni bir fikir üretmek değildir; o fikre ruh, duygu ve hikâye katabilmektir. Yapay zekâ, geçmiş verilerle eğitilen bir sistem olarak, insanın sezgisel yaratıcılığını henüz yakalayabilmiş değil. Ancak bu, onu hafife almak gerektiği anlamına da gelmiyor. Çünkü insanlık tarihinde ilk kez makineler bizimle birlikte düşünebiliyor.

Sanatçılar, yazarlar ve tasarımcılar artık yalnızca üretici değil, aynı zamanda yönlendirici olmayı öğrenmek zorunda. Yaratıcılığın geleceği, insan ile makinenin rekabetinde değil, işbirliğinde şekillenecek. Yapay zekâyı düşman olarak görmek yerine, onu bir araç olarak görmek gerekiyor.
Tehlike, makinenin yükselişinde değil; insanın tembelleşmesinde gizli. Eğer her şeyi yapay zekâya devredersek, kendi üretkenliğimizi unuturuz.
Yaratıcılık, insanın özgünlüğünde saklı. O özgünlüğü koruyabildiğimiz sürece, hiçbir algoritma bizi kopyalayamayacak.