Siyasette meşruiyet üretimi, saf güç kullanımının ötesine geçerek uygulanan politikaları hem iç kamuoyunda hem de uluslararası sistemde kabul edilebilir ve sürdürülebilir kılma sanatıdır. Donald Trump liderliğindeki yönetimin 3 Kasım’da gerçekleşen Kongre ve Senato seçimlerinde yaşadığı çoğunluk kaybı, bu meşruiyet denklemindeki yapısal çöküşün doğrudan bir sonucudur. Önce Amerika’ politikası, uluslararası kural ve kurumları bir kenara bırakarak yalnızca güce ve ‘al-ver’ pazarlığına dayanan tek taraflı bir yol izledi. Ancak bu durum hem küresel ölçekte hem de Amerikan iç siyasetinde telafisi zor bir meşruiyet krizini tetiklemiştir.
Trump yönetiminin Avrupa ve NATO müttefikleriyle kurduğu ilişkide takındığı revizyonist söylem (Grönland talepleri, savunma harcaması dayatmaları ve gümrük vergisi tehditleri), ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa ettiği liberal hegemonik meşruiyeti derinden sarsmıştır. Transatlantik ittifakı ortak değerler zemininden çıkarıp haraç veya koruma paktı mantığına indirgeme çabası, Avrupalı müttefiklerde derin bir stratejik güvensizliğe yol açmıştır. İttifak meşruiyeti gereği, bir süper gücün küresel eylemleri müttefiklerin rızasıyla desteklendiği sürece içeride de milli çıkar olarak pazarlanabilir. Ancak Avrupalı müttefiklerin sistemik olarak dışlandığı, kurumların hiçe sayıldığı politika Kongre nezdinde de ABD’nin tarihsel taahhütlerini sabote eden ve küresel sistemde müttefiksiz kalan bir risk odağı olarak algılanmıştır.
Venezuela vs. İran: Meşruiyet İnşasında Çifte Standart ve Stratejik Sınırlar
Yönetimin Latin Amerika ve Orta Doğu politikaları arasındaki zıtlık, meşruiyet üretiminin sınırlarını net biçimde ortaya koymaktadır. Venezuela örneğine bakıldığında Nicolas Maduro’nun hedef alınması sürecinde Trump yönetimi, Monroe Doktrini'nin modern bir uyarlaması üzerinden söylem üretti. Narkoterörizm, Batı Yarımküresi’nin güvenliği ve Çin/Rusya/İran gibi dış aktörlerin bölgedeki varlığını sınırlama retoriği, Amerikan kamuoyunun güvenlik algılarına nispeten hitap edebildi. Hukuki meşruiyeti olmasa da arka bahçe söylemi belirli bir stratejik rasyonel zemin yaratabildi.
Aynı müdahaleci yaklaşımın İran ölçeğinde hayata geçirilmesi tam bir stratejik başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun temelinde iki ana faktör yatmaktadır: Toplumsal hafıza ve Vietnam/Afganistan/Irak sendromu ve vaat eylem çelişkisi. Birinci faktör Vietnam, Afganistan ve Irak işgallerinin yarattığı ağır insani, mali ve psikolojik travmalar henüz tazeliğini korumaktadır. Amerikan kamuoyu; trilyonlarca doların heba olduğu, binlerce kişinin hayatını kaybettiği ve geride kaos bırakılan Vietnam, Irak ve Afganistan işgalleri nedeniyle savaşa doğrudan müdahale meselesine çok sıcak bakmamaktadır. İran; coğrafi büyüklüğü, nüfusu ve askeri kapasitesiyle Vietnam, Irak veya Afganistan'dan çok daha zorlu bir aktördür. Amerikan halkı, İran ile yaşanan gerilimi ABD'nin doğrudan iç güvenliğini ilgilendiren bir zorunluluk olarak değil, ucu açık yeni bir ‘sonsuz savaş’ riski olarak gördü ve reddetti.
Eylem-vaad çelişkisine bakıldığında; Trump, sağ-popülist tabanını toparlarken temel vaatlerinden birini ‘Orta Doğu'daki bitmek bilmeyen aptalca savaşlara son vermek’ ve kaynakları ABD içine aktarmak olarak belirlemişti. Buna rağmen İsrail’in bölgesel önceliklerine eklemlenerek İran ile doğrudan sıcak çatışma hattına girilmesi, Trump'ın kendi tabanında dahi devasa bir retorik çelişki yarattı. Seçmende, ABD milli çıkarından ziyade dış aktörlerin ajandası doğrultusunda sürüklendiği algısı etkin. İran ile savaşması ve
Washington'ın İsrail’in bölgesel politikalarına eklemlenmesi, Trump’ın kendi seçmenine vaat ettiği ‘Önce Amerika’ doktriniyle tamamen çelişti.
Afganistan ve Irak dersleri Amerikan kamuoyuna bir acı gerçeği öğretmişti: Savaşa girmek kolay, oradan çıkmak zor. Trump yönetimi İran’a yönelik gerilimi tırmandırırken topluma ne net bir nihai hedef ne de inandırıcı bir çıkış stratejisi sunabildi. Sonu belirsiz bir askeri tırmanma, kitleler nezdinde meşrulaştırılamadı.
Dış Politikanın Ekonomi-Politiği ve Kongre Seçimlerindeki Kırılma
Dış politikada üretilemeyen meşruiyet, Amerikan iç siyasetinde ekonomi-politik bir maliyete dönüştü. İran ile tırmandırılan gerilimin küresel enerji piyasalarında yarattığı çalkantı, petrol fiyatlarındaki artış ve tedarik zincirlerindeki bozulma, ABD iç pazarında doğrudan enflasyonist bir baskı üretti. Halkın karşısına yaşam maliyetlerini düşürme vaadiyle çıkan bir yönetimin, Orta Doğu'da meşruiyeti bulunmayan askeri maceracılıklar yüzünden seçmenin cebine doğrudan maliyet yüklemesi, seçmende sert bir tepki yarattı. Yürütmenin, Kongre’nin savaş ilan etme yetkilerini ve bütçe denetimini bypass ederek tek taraflı kararlarla askeri güç kullanması, Senato ve Temsilciler Meclisi seçimlerinde dengelerin değişmesindeki ana kaldıraç oldu.
Sonuç olarak seçimlerde Senato ve Temsilciler Meclisi’ndeki çoğunluğun kaybedilmesi, Amerikan siyasi sisteminin yürütmenin sınırsız güç kullanımına ve meşruiyetsiz dış politika kararlarına karşı geliştirdiği doğal bir dengeleme mekanizmasıdır. Gerek Transatlantik ilişkilerde yaratılan güven bunalımı gerekse Afganistan tecrübesinden ders çıkarmış bir topluma İran müdahalesini onaylatma çabası, ham gücün rıza üretmeye yetmediğini göstermiştir.