Antik Yunancada kökeni iç sızlatan bir anlama dayanan iki kelime vardır; biri "eve dönüş", diğeri ise "acı"... Bugün sıkça sığındığımız "nostalji" sözcüğü, işte bu iki duygunun aynı gövdede kucaklaşmasından doğmuş. Yani tam Türkçe karşılığıyla: "Eve dönüş acısı".

Eskiden bu kelimeyi sadece memleket hasretiyle yatağa düşen askerler için kullanırlarmış. Ama şimdi? Şimdi modern çağın yetişkinleri olarak bizler, evimizde, en rahat pofuduk koltuğumuzda otururken bile içimizde bir yerlerde o tatlı çocukluk hasretini taşıyoruz. Zamana yetişemiyoruz çünkü her şey baş döndürücü bir hızla akıyor! Peki, ne ara kendi takvimimizde birer yabancı gibi hissedip geçmişin kapısını çalmaya başladık? Cevap, hafızamızın o tozlu ama sıcacık çekmecelerinde saklı.

Tarihin garip bir cilvesidir ki, 19. yüzyılda Amerikalı askeri doktor Theodore Calhoun gibi isimler, nostaljiyi orduları çökerten ölümcül bir klinik hastalık, bir irade zayıflığı olarak görür; askerleri bu duygudan kurtarmak için kamplarda halk önünde aşağılama ve zorbalık yöntemlerini savunurlardı. Oysa zaman, o acımasız tıp dünyasını haksız çıkardı. Bugün modern psikoloji biliyor ki nostalji bir hastalık değil; tam aksine, ruhumuzun belirsiz geleceğe karşı geliştirdiği evrimsel bir bağışıklık sistemi, bizi yalnızlıktan koruyan güvenli bir psikolojik sığınak.

Biz; mahallede saklambaç oynarken havanın karardığını annemizin camdan yükselen "Hadi akşam oldu, yemek vakti!" nidasıyla anlayan o şanslı, son analog nesildik. Siz de o çocuklardan biriydiniz belki de… Kulaklarımızda sabah okula gitmeden hemen önce radyoda çalan o gizemli "arkası yarın" temsilleri, burnumuzda ise anneannelerin sobada çıtır çıtır kızarttığı peynirli ekmeğin o nefis kokusu... Balkonlardan sarkan sepetler, ağzımızı yüzümüzü boyayan leblebi tozları, kurşun kalemle sabırla sardığımız kaset bantları... Zamanın ruhumuza fısıldadığı ne güzel ritimlerdi onlar.

Şimdilerde başımızı kaldırıp baktığımızda, o eski çiçekli perdeleri, tık tık işleyen o yorgun duvar saatlerini sadece albümlerde değil, sosyal medyanın "90'lar" videolarında izliyoruz. Bir tıkla geçmişe ışınlanıyoruz. Kabul edelim; o birkaç dakikalık videolarda zamanı bir anlığına durdurup derin bir iç çekiyoruz.

Tabii modern dünya da bizim bu içimizi ısıtan güvenli sığınağımızı uzaktan izliyor. Hafızamızdan bir yaprak koparıp üzerine havalı bir "retro" etiketi yapıştırıyor ve kendi duygumuzu bize tatlı ambalajlarla geri satıyor. Eski bir melodiyle, çocukken çok sevdiğimiz bir renkle kalbimizin kapısını tıklatıyor.

Neden biliyor musunuz? Çünkü insanlık ne zaman karmaşanın, büyük krizlerin ya da hızına yetişemediği teknolojilerin ortasında kalsa, bildiği ve kendini güvende hissettiği o eski limana sığınmak ister. Geçmiş çok tatlıdır çünkü yaşanmış ve bitmiştir; içinde sürpriz pürüzler barındırmaz. Orada hava hep güneşli, deniz hep dalgasızdır. Zaten bu yüzden, ne zaman yorulsak adımlarımız hep o tanıdık kıyıya doğru uzanır. Biz aslında internetin hayatımızı tamamen ele geçirmediği, her şeyin "fabrika çıkışlı" ve birbirinin aynısı olmadığı o el emeği göz nuru zamanları özlüyoruz. 90'lar şarkılarındaki o gözünün içine baka baka söylenen samimiyete susuyoruz.

İnternet harika bir şey, ona hiç lafımız yok; bütün dünya parmaklarımızın ucunda dans ediyor. Ama bu baş döndürücü hız, ruhumuzun o güzelim, hafif ritmini biraz bozdu sanki. Eskiden hayatı sindire sindire, adeta güzel bir melodiyi mırıldanır gibi yaşardık. Yaşamın acelesi

olmayan, sakin bir temposu vardı. Şimdi ise akıllı telefonların camından sızan o parıltılı dünyaya gözlerimizi dikmiş, orada tutsak kalmış gibiyiz. En verimli saatlerimizi sadece parmağımızla o soğuk dijital yüzeyi yukarı kaydırarak harcıyoruz. Eskiden sokakları çınlatan o içten, kocaman kahkahalarımız, şimdilerde sarı renkli, cansız emojilere dönüştü.

Tabii ki geçmiş sadece pembe bulutlardan ibaret değildi; cebinde keşkeleri, kırgınlıkları olanlar da var, biliyorum. Ancak nostaljinin asıl mucizesi, bizi o eski yüklerle yorması değil; bugünün baş döndürücü hızından kaçıp soluklanabileceğimiz bir mola yeri sunmasıdır. Buradaki mesele geçmişe takılıp kalmak ya da teknolojiye küsmek değil elbette. Asıl maharet, köklerimizle kurduğumuz o huzurlu dengeyi kaybetmemek. Dijital dünyanın bizi bir kukla gibi oynatmasına izin vermek yerine, hayatımızın iplerini kendi elimize almalıyız. İnternetin kolaylıklarını cebimize tatlı bir asistan olarak koyarken; hayatın neşesini ve o eski zamanların pırıl pırıl samimiyetini kalbimizde sımsıkı saklamalıyız.

Çünkü bu fırtınalı dünyada ruhumuzun en temel, en insani ihtiyacı; kendimize ait güvenli bir limana sımsıkı tutunmaktır. Eğer kalbimizin o pürüzsüz, yumuşacık sesini yeniden duymak istiyorsak, belki de sadece birazcık yavaşlamalıyız. Kim bilir, asıl aradığımız şey gigabaytlarca hızlı bir internet değil; o eski radyoların frekans ayarında, hayatın kendi tatlı tınısını yeniden yakalayabilmektir.

Sahi, biz en son ne zaman zamanı kovalamayı bir kenara bırakıp, sadece "yaşıyorum be!" demek için göğsümüzü doldura doldura, kocaman ve derin bir nefes aldık? Hadi, tam şu an bu yazıyı okurken yapalım bunu. Bırakın telefonu bir saniyeliğine... Derin bir nefes alın ve gülümseyin. Yaşadığınızı hissedin.