Modern Batı demokrasileri, İkinci Dünya Savaşı sonrasından bu yana en kritik ontolojik sallantılarından birini yaşamaktadır. Uzun yıllar boyunca ‘merkez’, ideolojik aşırılıkların frenlendiği, rasyonel uzlaşıların üretildiği ve refah devletinin sürdürülebilirliğinin teminatı olan güvenli bir liman olarak görülmüştür. Ancak 2008 Küresel Ekonomik Krizi’nden bu yana derinleşen, pandemi ve jeopolitik şoklarla ivme kazanan süreçte, merkez siyasetin pratikleri halk nezdinde mevcut ihtiyaçları karşılama konusunda zorlu bir süreçten geçmektedir. Fransa’da Paris’in banliyölerinden başlayarak tüm ülkeye yayılan, hayat pahalılığı, eğitim koşulları, kamu hizmetlerindeki sorunlar ve derinleşen eşitsizlikler zemininden patlak veren protesto dalgası, bu krizin sokaktaki somut tezahürüdür.
Eylül ayında Paris’in kuzey banliyölerinde öğretmen eksikliği ve yetersiz eğitim altyapısıyla kıvılcımlanan öfke, kısa sürede genel bir yaşam maliyeti ve bütçe kesintileri krizine dönüşmüştür. Fransa genelinde demokratik haklarını kullanan yüz binlerce kişinin katıldığı, ancak sonrasında şiddet eğilimlerinin ve yağmalamanın ortaya çıktığı, binlerce kişinin gözaltına alındığı ve bir kişinin hayatını kaybettiği bu gösteriler, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron yönetiminin güvenlikçi reflekslerini tetiklemiştir. Göstericiler arasında radikal grupların çıkması yaşanan yağma ve şiddet olayları dolayısıyla Başbakanlık ve İçişleri Bakanlığı düzeyindeki açıklamalarda, ekonomik ve yapısal sorunların çözümü ertelenirken, asayiş sorununa odaklanılmıştır: Polis gücünün artırılması, sert müdahaleler ve protestocuların taleplerini ‘kamu düzenini bozma’ parantezine alınmıştır.
Burada dikkat edilmesi gereken husus Fransa’da yaşananlar izole bir ulusal kriz değildir; Avrupa coğrafyasının değişen dinamiklerinin bir parçası olarak değerlendirebilmek mümkündür. Protestoların Portekiz, Belçika, İtalya, Arnavutluk, Yunanistan gibi ülkelere yayılması ve daha da yayılma potansiyeli taşıması bu durumun göstergesidir. Vatandaşların temel sıkıntısı nettir: Ekonomi.
Avrupa geneline baktığımızda merkez siyasetin halkın somut taleplerine yanıt verememesinin arkasında yatan temel iktisadi ve sosyolojik dinamikler, küreselleşmenin asimetrik maliyetlerinden jeopolitik şoklara ve ontolojik güvenlik krizine kadar uzanan çok katmanlı bir yapıda şekillenmektedir. İktisadi açıdan sanayisizleşme ve küresel iş gücü piyasalarının entegrasyonu, sermaye sahipleri ve metropollerdeki nitelikli beyaz yakalılar için refah üretirken, geleneksel sanayi bölgelerindeki mavi yakalıları ve alt-orta sınıfı olumsuz yönde etkilemektedir. Merkez partiler uzun yıllar boyunca ‘büyüyen pasta herkesi zenginleştirir’ argümanı bu eşitsizliği yönetememiş veya görmezden gelmiştir. Bu durum, rasyonel seçmenin retrospektif bir refleksle, kendilerini sistemin dışına iten merkez partileri cezalandırmasına ve korumacı-milliyetçi söylemleri benimsemesine yol açmıştır.
Bir diğer nedensel faktör ise Avrupa Yeşil Anlaşması’dır. Bu Anlaşma çerçevesinde hayata geçirilen katı karbon vergileri, fosil yakıt kısıtlamaları ve tarımsal düzenlemeler, ekolojik sürdürülebilirliği sağlama iddiası taşısa da iktisadi maliyetleri bakımından son derece eşitsizlik içeren bir nitelik kazanmıştır. Karbon vergilerinin ve enerji kısıtlamalarının faturası, alternatif enerjiye geçiş imkanı olmayan dar gelirli hane halklarına, banliyölerde yaşayan ve işine arabayla gitmek zorunda olan çalışanlara ve kırsaldaki çiftçilere yansımıştır. Merkez partilerin ekolojik hedefleri sosyal adalet mekanizmalarıyla (telafi edici fonlar, adil geçiş programları)
harmanlayamaması, Fransa'daki sarı yelekliler hareketinden Hollanda'daki çiftçi protestolarına kadar geniş bir kitlesel öfke dalgasını tetiklemiştir.
Bu yapısal eşitsizlikler, Rusya-Ukrayna Savaşı’yla birlikte patlak veren enerji krizi ve enflasyon dalgasıyla doruk noktasına ulaşmıştır. Savaş öncesinde bile kırılgan olan tedarik zincirleri, Rus doğalgazının ve enerjisinin kesilmesiyle büyük bir açmaza girmiş; enerji yoğun sanayiler (kimya, demir-çelik, otomotiv) ağır maliyet baskısı altında kalmıştır. Hane halkları için elektrik, doğalgaz ve temel gıda fiyatlarındaki önlenemez artışlar, reel gelirleri eritmiş ve orta sınıfı yoksullaştırmıştır. Savaşın getirdiği bu ağır ekonomik fatura, merkez hükümetlerin bütçelerini tüketirken, halkın günlük yaşam maliyetlerini sürdürülemez boyutlara taşımış ve radikal akımların ‘sistem halkı ezdiriyor’ söylemini kuvvetlendirmiştir.
Göç meselesi, geçmişte yalnızca kültürel bir uyum tartışması veya insani bir kriz olarak ele alınırken, bugün tamamen iktisadi bir kıt kaynak yönetimi ve ontolojik güvenlik krizine dönüşmüştür. Konut krizinin kronikleştiği, kamusal sağlık ve eğitim hizmetlerinin yetersiz kaldığı, sosyal devletin imkanlarının daraldığı bir ekonomik ekosistemde, seçmen devleti enflasyon ve bütçe kısıtları nedeniyle artan sınırlı kaynakların (konut, sosyal yardım, kamu hizmetleri) dağıtıldığı bir havuz olarak görmektedir. Eskiden refah devletinin geniş olduğu dönemlerde göçün yarattığı ekonomik yük bertaraf edilebilirken, bugün ekonomik durgunluk ve kıtlık psikolojisi altında seçmen, kendi varoluşsal geleceğini ve sosyal güvencesini tehdit altında hissetmektedir. Bu ontolojik güvenlik kaygısı, sınırların korunamaması ve toplumsal huzurun zedelenmesi algısıyla birleştiğinde, güvenlikçi ve milliyetçi politikaları savunan aşırı sağın yükselişini kaçınılmaz kılmaktadır.
Avrupa’da Rasyonel Seçmen Radikalleşiyor mu?
Siyaset biliminde oy verme davranışı teorileri, seçmenin tercihlerini belirlerken uzun süre sosyolojik modeller veya ekonomik-rasyonel tercih teorileri üzerine kurulmuştur. Anthony Downs’ın Rasyonel Seçim Teorisi politikaya uyarlandığında buna göre; seçmen, kendi çıkarlarını en üst düzeye çıkaracak politikaları sunan partiyi rasyonel bir hesapla seçer. Ancak çağdaş Avrupa demokrasilerinde Rasyonel Seçmen Teorisi yeni bir boyuta evrilmiştir. Retrospektif oy verme modeline göre seçmen, iktidardakilerin geçmiş performansını değerlendirir. Eğer enflasyon, alım gücü düşüşü, kamu hizmetlerinde kalitesizlik ve sosyal adaletsizlik kronikleştiyse, seçmen mevcut statükoyu temsil eden merkez partileri cezalandırma eğilimine girer. Bu çerçevede Fransa, Almanya, Hollanda ve Avusturya örneklerine değinerek tablo netleştirilebilir.
Fransa’da ve Avrupa genelinde son on yılda yaşanan siyasal dönüşüm, merkez partilerin taban kaybetmesi ve uçların (özellikle sağın ve sistem karşıtı solun) grafiğini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Aşırı Sağ ve Milliyetçi kanatta yer alan Marine Le Pen liderliğindeki Rassemblement National (RN) partisi, 2014-2016 döneminde yüzde 21 ile yüzde 25 aralığında yer alırken, 2019-2021 döneminde yüzde 23 ile yüzde 27 aralığında seyretmiştir. Güncel durumda ise yapılan anketlerde konumlarını yüzde 31 ile yüzde 35 seviyelerine taşıyarak, bu anketlere göre Fransa'nın birinci siyasi gücü konumuna yerleşmiştir. Radikal Sol ve Sol Blok eksenindeki Jean-Luc Mélenchon ile LFI ve Sol İttifaklar (NFP), 2014-2016 döneminde dağınık sol yapılarla yüzde 11 ile yüzde 14 aralığındayken, 2019-2021 döneminde Mélenchon'un cumhurbaşkanlığı oylarıyla yüzde 19 ile yüzde 22 aralığına yükselmiştir.
Güncel durumda solun toplamı yüzde 28 ile yüzde 30 bandına ulaşmakta olup, tek başına radikal sol ve LFI yüzde 12 ile yüzde 16 civarındadır.
Emmanuel Macron henüz 2016'nın sonlarında En Marche! hareketini kurmadan önce, Fransa'da merkez-liberal çizgi (eski UDI, Modem ve Sosyal Parti'nin merkez kanadı ile bağımsız liberal seçmenler) toplamda bu oranlarda bir potansiyele sahipti. Macron 2017'de iktidara geldiğinde bu merkez havuzu doğrudan kendi etrafında konsolide etmiştir. Macron'un iktidarının ilk yarısını, Avrupa Parlamentosu seçimlerini (2019'da LREM yaklaşık yüzde 22,4 oy almıştı) ve Covid-19 pandemisi yönetimini kapsar. İktidar yıpranması başlasa da, merkez blok hâlâ yüzde 20-25 bandındaki seçmen sadakatini koruyabiliyordu. 2024 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Renaissance listesinin yaklaşık yüzde 14,6 oy alması, ardından 2024 erken genel seçimlerinde Ensemble (Birlikte) koalisyonunun birinci turda yaklaşık yüzde 20 bandında kalması ve sonrasındaki anket projeksiyonları, merkezin tabanının bu seviyelere (hatta dönemsel olarak %13-%18 aralığına) gerilediğini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu tablo Fransa'daki merkez-liberal siyasetin doğuşunun, yükselişinin ve gerileyişinin göstergesidir.
Geleneksel Merkez Sağ ve Merkez Sol partileri olan Cumhuriyetçiler (LR) ile Sosyalist Parti (PS), Beşinci Cumhuriyet'in ana eksenini oluşturdukları 2014-2016 döneminde toplam yüzde 40 oy oranına sahipken, 2019-2021 döneminde hızlı bir çöküşle yüzde 15 ile yüzde 18 bandına düşmüşlerdir. Güncel durumda ise yüzde 10'un altına inerek büyük ölçüde marjinalleşmişlerdir; bunlardan LR yüzde 6 ile yüzde 8 bandında kalırken PS büyük oranda ittifaklara bağımlı hale gelmiştir. Genel olarak bu çıktılar Fransa’da merkez partilerin toplam oy havuzunun eridiğini, buna karşın hem aşırı sağın hem de radikal solun oylarını katlayarak artırdığını açıkça göstermektedir.
Almanya’ya bakıldığında ise; Almanya federal seçim sonuçları ve son dönem eğilimleri de bu tezi doğrulamaktadır. Almanya'da geleneksel halk partileri olan CDU/CSU ve SPD'nin toplam oy oranları tarihsel olarak yüzde 70-80 bandındayken, son yıllarda bu oranlar şekilde düşmüştür. AfD oylarını yüzde 20 bandının üzerine taşıyarak ülkenin ikinci büyük siyasi aktörlerinden biri haline gelmiş, Doğu eyaletlerinde birinci parti konumuna yükselmiştir. Geleneksel solun erimesine karşılık, hem Yeşiller gibi çevreci akımların hem de sol popülist/alternatif hareketlerin yükselişi, Alman siyasetinin de kutuplaştığını ve merkez oylarının uçlara kaymaya başladığının göstergesidir.
Hollanda ve Avusturya, geleneksel olarak uzlaşma kültürü, yüksek refah seviyesi ve istikrarlı koalisyon hükümetleriyle övünen ülkeler olsa da günümüzde merkez siyasetin açmaza girdiği ve aşırı sağın siyasetin merkezine yerleştiği birer siyasal örneklerdir. Uzun yıllar merkezi sağın lideri Mark Rutte yönetiminde yönetilen Hollanda, küreselleşmenin, konut krizinin ve Brüksel merkezli çevre politikalarının yarattığı baskı altında seçmen davranışlarının değişmesine neden olmuştur. Bu süreçte Geert Wilders’in liderliğindeki aşırı sağcı Özgürlük Partisi, İslam ve göç karşıtı söylemlerle oyların yüzde 23,5'ini alarak parlamentonun en büyük gücü haline gelmiş; Rutte’nin partisi VVD ve Hristiyan Demokratlar ise uyguladıkları kemer sıkma politikaları ve yönetemedikleri göç ile konut krizleri nedeniyle büyük bir taban kaybetmiştir. Hollanda'daki bu değişimin en önemli tetikleyicilerinden biri, AB’nin Yeşil Mutabakat çerçevesinde dayattığı ve tarımsal üretimi kısıtlayan katı azot emisyonu kurallarıdır; bu kurallar ülkenin kalbi olan tarım sektörünü ve kırsal kesimi ayağa kaldırmıştır.
Kronikleşen konut yetersizliği, kiralardaki fahiş artışlar ve demografik değişim korkusu, seçmeni rasyonel merkez siyasetten uzaklaştırıp korumacı ve milliyetçi politikalara yöneltmiştir.
Benzer şekilde Avusturya siyaseti de İkinci Dünya Savaşı sonrasından beri merkez sağ ve merkez solun kurduğu ve onlarca yıl süren Büyük Koalisyon geleneğine dayanıyordu ancak bu sistem halkın taleplerine sağırlaşması nedeniyle miadını doldurmuştur. Herbert Kickl liderliğindeki radikal milliyetçi Avusturya Özgürlük Partisi, artan enflasyon, pandemi kısıtlamaları ve göç dalgasını en sert şekilde eleştirerek oylarını yüzde 30 bandının üzerine çıkarıp ülkenin birinci siyasi gücü konumuna yerleşmiştir. Geleneksel partilerin halk nezdindeki kredilerin azalması, özellikle Avusturya'da enflasyon ve temel gıda fiyatlarındaki önlenemez artışların sabit gelirli çalışanları yoksullaştırması bu yönelimi hızlandırmıştır. Coğrafi konumu gereği Balkan rotası üzerinde yer alan Avusturya'da düzensiz göç dalgalarının toplumsal asayişi bozduğu algısı ve hükümetin pandemi sürecinde uyguladığı sert kapanma tedbirlerinin yarattığı bireysel özgürlük kaygısı, halkın devlete olan güvenini sarsmış ve aşırı sağın yükselişini tetiklemiştir.
Sonuç olarak, Fransa’daki sokak protestolarından Almanya’daki sandık sonuçlarına kadar uzanan tablo tek bir gerçeği göstermektedir: Merkez partiler artık halkın somut, acil ve hayati taleplerine (geçim sıkıntısı, barınma, adil eğitim, güvenlik, enerji) yanıt verebilme kapasitesinde daralma eğilimi göstermektedir. Fransa’da ve Avrupa genelinde sağ ve sol partilerin oylarını artırmasının nedeni, bu aktörlerin sihirli çözümler sunmasından ziyade, seçmenin taleplerine ses olabilmeleridir. Merkez siyaset, teknokratik ve elitist dili terk edip sosyal devletin kapsayıcı refah mekanizmalarını yeniden inşa edemediği sürece, Avrupa demokrasilerini bekleyen akıbet; uçların iktidar mücadelesine sahne olmaktır.
Bu bağlamda, Fransa’da artan bu toplumsal kutuplaşma ve aşırı sağın olası bir iktidar senaryosu, Avrupa Birliği'nin entegrasyon süreçlerini ve ortak dış politikasını (özellikle Fransa'nın nükleer caydırıcılığını ve liderlik rolünü) sarsma potansiyeli taşımaktadır. Marine Le Pen gibi aktörlerin ulus-devlet öncelikli, Brüksel’in supranasyonel kurumlarının yetkilerini sınırlamayı hedefleyen ve AB yasalarının ulusal yasaların üstünlüğü ilkesini reddeden çizgisi, Birlik içinde hukuki ve siyasi bir tıkanıklık durumu yaratabilir. Özellikle Fransa’nın Avrupa Birliği içindeki tek nükleer güç olması, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki daimi koltuğu ve ortak dış politika vizyonundaki motor rolü göz önüne alındığında sonuçları çok daha kritik bir seviyede olacağı ön görülebilir. Ancak burada şunu da not düşmek gerekir, iktidarın pragmatizmi vardır. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, iktidara gelmeden önce sert bir Brüksel karşıtı ve muhalif söylem benimserken, başbakanlık koltuğuna oturduktan sonra Avrupa Birliği kurumlarıyla kurumsal uyumu ve rasyonel diplomasiyi önceleyen liderlerin başında gelmiştir.