Geçen gün yemyeşil ağaçlarla dolu bir parkta yürüyordum. Doğa kendi ritminde, sakin sakin akıyordu. Adımlarımı atarken içime o harika doğanın şifa enerjisinin dolduğunu imgeledim. Birden durdum ve düşündüm: Biz neden bazen nefessiz kalıyoruz bu hayatın içinde?
Etrafımız o kadar çok karmaşayla, o kadar çok negatif haberle sarılı ki… Zihnimiz bir labirent gibi, sürekli bir çıkış yolu arıyor. Ama biliyor musunuz; ben bu kaosun içinde sıkışıp kalmak yerine, odağımı hep güzelliklere çevirmeyi seçiyorum. Düşüncelerimi temiz tutmaya, içimi karartmamaya gayret ediyorum. Çünkü şuna tüm kalbimle inanıyorum: Güzel enerji bulaşıcıdır! Ve biz, o iyileştirici gücü önce kendi içimizde başlatmak zorundayız.
Aslında dönüp hayata geniş bir pencereden baktığımızda; karşılaştığımız her insanın, yaşadığımız her deneyimin yolculuğumuzda tam da olması gereken yerde durduğunu fark ediyoruz. Başımıza gelen ve zihnimizle "iyi" ya da "kötü" diye etiketlediğimiz her olay, aslında içimizdeki o uyuyan potansiyeli açığa çıkarmak için tasarlanmış birer davet.
Hayat bazen önümüze öyle bir durum çıkarır ki, kendinizi bir duvara çarpmış gibi hissedersiniz. Yolunuz kesilmiştir, sıkışmışsınızdır, motivasyonunuz sıfırlanmıştır… Ah, bu insani tepkileri vermek o kadar normal, o kadar bize dair ki! Önemli olan orada takılı kalmamak. O duvarın karşısında biraz durup, derin bir nefes alıp, akışla yeniden uyumlanabilmek… Yenilenmiş ve tazelenmiş bir enerjiyle yola devam edebilmek… İşte sır burada. Olumsuz gibi görünen bir durumu bile nezaketle kabul ettiğimizde, o tecrübeyi neden yaşadığımızı ve gösterdiğimiz o dik duruşun getirdiği ödülü çok daha net görüyoruz.
Büyük mutasavvıf Şems ne güzel söylemiş:
"Gamlandı gönül yine, devâsı âh'tır! Gönlü mahzûn olanın, dostu Allah'tır!"
Ne muhteşem bir teselli, ne derin bir sığınak değil mi? Kalbimiz ne zaman kırılsa, ne zaman bir yıkım yaşasak aslında yalnız olmadığımızı fısıldıyor bu söz bize. Hayat bizi zorladığını düşündüğümüz o anlarda aslında bizi cezalandırmıyor; bizi kendisiyle hizalamaya, aynı frekansa getirmeye çalışıyor.
Hepimiz bu dünyaya muazzam bir potansiyelle doğuyoruz. Ve yaşam, ortaya koyduğumuz duruşa göre bizde fazla ya da eksik olan her ne varsa dengeye gelsin, kendi öz ritmimizi bulalım istiyor. Bazen çok zorlamamak, akışa karşı kürek çekmemek gerekiyor. Çünkü o yoğun hırs ve ısrarla sadece kendi enerjimizi ve aslında tam da gerçekleşecek olan güzel işlerimizi bloke ediyoruz. Sükûnetle, nezaketle hayatı kucaklayabilmeliyiz ki, o da bize aynı şefkatle cevap versin.
Zihnimizin o bitmek bilmeyen gürültüsünden sıyrılabilmek ve yaralarımızdan güçlenerek çıkabilmek, ancak o huzurlu, sessiz boşluğun içinde duyabileceğimiz kalp sesimizle mümkündür. İhtiyacımız olan tek şey o sese kulak vermek. Yaramıza saklanmak ya da onu suçlamak yerine, ona şefkatle bakıp kendimiz sarılacağız kendimize. Önce biz iyileştireceğiz kendimizi. Yaşamın en önemli, en büyülü şifresi bu işte!
Şimdi müsaadenizle gözlerinizin içine bakarak sormak istiyorum: Siz en son ne zaman bir yaranıza sarıldınız? İçinizdeki o kırılgan, o masum çocuğu en son ne zaman şefkatle kucakladınız?
Lütfen hayatın zorluklarına hemen teslim olmayın. Kendi içinizdeki o devasa potansiyelin farkına varın. Siz, sabahları aynada gördüğünüz o yüzün çok, ama çok ötesindesiniz. Kendinize bir de hayat aynasından bakın; bakın ki oradaki esas güzelliği, özünüzü görebilin. Yaralarınızı sarın, onları şifalandırın. Oradaki gizli hediyeyi görmeyi seçip kabul edin ve sıkıca kucaklayın. Göreceksiniz, siz hayatı o yaralarınızla beraber sevdiğinizde, hayat da sizi bambaşka bir coşkuyla kucaklayacak.
Doğanın içinden kalbinize bolca şifa ve sevgi fısıldıyorum…