Birçok insan sigarayı “nikotin bağımlılığı” diye tanımlar. Haklılar da. Ama hikâye çoğu zaman orada bitmez. Çünkü sigara, sadece bedene değil, bağlama da tutunur. Ve bazen bağımlı olduğumuz şey sigaranın kendisi değil, onun eşlik ettiği anlar olur. Sabah kahvesiyle yakılan ilk sigarayı düşünelim. Kahve var, pencere açık, belki telefon elinde. O sigara olmadan sabah “tam” olmuyormuş gibi gelir. Ya da arkadaşlarla oturulan bir ortamda sigara içme davranışı çoğu zaman nikotin ihtiyacından bağımsız gelişir. Sigara, sohbetle, ortamla ve birlikte olma hâliyle eşleşmiştir. Bu yüzden kişi tek başınayken aklına gelmeyen sigara, sosyal bir bağlamın içinde otomatik olarak ortaya çıkar. İşte burada klasik koşullanma devreye girer.

Zamanla sigara, belli duygularla ve durumlarla eşleşir: rahatlama, sosyallik, mola, ödül, hatta yalnız kalabilme hakkı. Beyin de şunu öğrenir: “Bu ortam = sigara.” Nikotin gelmeden önce bile beden hazırlanır, istek artar, huzursuzluk başlar. Dikkat ederseniz, birçok kişi “canım sigara istiyor” dediğinde aslında canı bir şey istemez; canı bir şeyden kurtulmak ister. İşten sonra rahatlamak, kalabalıktan uzaklaşmak, sohbeti başka bir ritme almak… Sigara burada araçtır, amaç değil. O yüzden bazı insanlar yalnızken neredeyse hiç içmezken, sosyal ortamlarda art arda sigara yakar. Ya da stresliyken değil, keyifliyken daha çok içer. Çünkü tetikleyici olan nikotin eksikliği değil; bağlamdır. Masa, kahve, alkol, muhabbet, bekleme anları… Bu farkındalık önemli. Çünkü sigarayı bırakma sürecinde sadece nikotini azaltmaya odaklanıp bağlamı değiştirmediğinizde, beyin hep aynı şeyi fısıldar: “Bir şey eksik.” O eksik, sigara değil; alıştığınız ritüeldir.

Belki de kendinize sormanız gereken soru şu: “Ben sigarayı mı özlüyorum, yoksa sigarayla öğrendiğim o durma hâlini mi?” Cevap çoğu zaman düşündüğümüzden daha sosyal, daha öğrenilmiş ve daha değiştirilebilir.