Bir ülke sadece ürettikleriyle değil, ürettiğini ne kadar sağlam yaptığıyla da anılır. Binalar yükselir, fabrikalar çalışır, raflar dolar… Ama işin arka planında görünmeyen bir mesele varsa, o da kalitedir. Sessizdir; konuşulmaz, tartışılmaz ama eksikliği herkesin cebinden azar azar alır.
Bugün pek çok alanda üretim yapıyoruz. Emek var, niyet var, çaba var. Fakat ortak bir kalite anlayışı yerleşmediğinde, yapılan iş uzun ömürlü olmuyor. Kısa sürede bozulan, yenilenmek zorunda kalan, sökülüp atılan her ürün; sadece bir eşya değil, aynı zamanda kaybedilmiş bir kaynaktır.
İnşaatta kullanılan bir malzeme, mutfakta tercih edilen bir dolap, sanayide üretilen bir parça… Eğer iş baştan belli bir standarda göre yapılmazsa, yük alıcıya kalıyor. Alıcı da zamanla her şeyi yeniden yapmak zorunda kalıyor. Böylece bir iş bir kez değil, iki kez; bazen üç kez yapılıyor. Eskiyen her parça çöp oluyor, yeni parça için yeniden ithalat yapılıyor.
Özellikle kimya sektöründe bu döngü daha net hissediliyor. Büyük oranda dışarıdan gelen hammaddelerle yapılan üretim, yeterli kaliteyi yakalayamadığında katma değer oluşturmuyor. Tam tersine, cari açığı büyüten bir alışkanlığa dönüşüyor. Ürün var ama güven yok; üretim var ama süreklilik yok.
Gelişmiş ülkelerde bu konuya daha sakin ama daha kararlı yaklaşılıyor. Üretim serbest ama başıboş değil. Kalite bir tercih değil, bir eşik. O eşiğin altına düşen iş, piyasaya giremiyor. Böylece hem tüketici korunuyor hem de ülke kaynakları israf edilmiyor.
Bizde de kaliteyi tanımlayan, standartları belirleyen yapılar mevcut. Asıl mesele, bu standartların günlük hayatta ne kadar hissedildiği. Çünkü kalite, sadece kâğıt üzerinde yazılı kaldığında bir anlam ifade etmiyor. Sahada karşılığı olan her standart ise ekonomiye görünmeden katkı sağlıyor.
Belki de artık şunu sormanın zamanı gelmiştir: Daha çok üretmek mi istiyoruz, yoksa daha doğru üretmek mi? Çünkü doğru yapılan her iş, sessizce ama kalıcı biçimde ülkenin yükünü hafifletir.